Bir Bakışta Kent

Dosya editörlerinin girişte belirttiği ikilinin -turizm mimarlığı, mimarlık turizmi- arasında bir yerde duruyor Panorama Çadırı. Kabuğu turizm mimarlığı; meyvesi mimarlık turizmi. Yapay gerçekliğin öncülerinden; Antalya’nın doğu sahillerine dizilmiş tatil dünyalarına da bağlayabilirsiniz, Schwarzenegger’in Total Recall’da yaptığı sanal seyahate de. Tuhaf bir buluş. Aslına bakarsanız hiç eskimemiş, sadece form değiştirmiş, hemen canlandırılabilecek bir fikir. Bir nevi planetarium. Bilet alıp içeri girince izleyiciyi uzun bir koridor bekliyor; sonunda helezonik bir merdiven; yukarıdaki dairesel platformun etrafında ufuk alabildiğine açık. Başka bir dünyaya açılan bir dehliz. Boulee’nin Newton’a adadığı Cenotaph gibi: içinde evren saklı bir kutu. Ondan tek farkı gerçekleşmiş olması. Bir ışınlanma. Kendi şehrinin ortasında izleyici bir tünele giriyor, öteki ucundan çıkıyor: uzak, egzotik bir kentin sihirli manzarası. Sihri, gerçeğin yerini aldığından değil, gerçek olmadığının bilinmesinden geliyor. Gerçek değil, ama çok yakın.

 

19.yüzyıl, kitapların yaygınlaştığı, insanların dünyanın geri kalanı hakkında yeterli bilgi ve görsel doküman edindikleri; fakat oralara kolay kolay gidemedikleri bir dönemdi.Yüzyılın ilk yarısında ulaşım araçları daha gelişmemişti. Komşu ülkelere yolculuklar yaylı arabalarla bile uzun sürüyordu. Avrupa’da insanlar Kahire’ye, İskenderiye’ye, İstanbul’a gitmek istiyorlar; Akropol’ü, Piramitleri ve Ayasofya’yı görmek istiyorlardı. Bu uzaklıklara ulaşmak çok vakit alıyordu.(1800’lerin ilk çeyreğinde Paris’ten St.Petersburg’a 1 ayda; Avrupa’dan Çin’e 8-9 ayda- Süveyş Kanalı açılmamışken-; Trieste’den Mısır’a 20 günde gidiliyordu.) Ayrıca seyahatler konforsuz, her türlü tehlikeye açık ve çok pahalıydı. İnsanların bu arzusunu iyi tahlil eden girişimci Robert Barker 1787’de, İngiliz Patent Enstitüsü’ne başvurusunu yaptı. Dosyanın üzerinde “La Nature á coup d’œil” -bir bakışta doğa- yazıyordu.(Buluşu daha sonra Panorama ve Kuzey Amerika’da da Cyclorama adıyla yaygınlaşacaktı.)

 

Panoramalar uzağı yakına getirir. Uzak bir manzarayı, izleyici ve izlenen arasındaki ilişkilerin itinayla hesaplandığı özel bir sahnede, izleyici için yeniden kurar. Resim, tiyatro, optik ve mimarlık disiplinlerinden teknik ve fikirler alır. İçinde biraz da sihir vardır. Ancak onu ortaya çıkartan yaratıcı aklı tetikleyen olgu turizmdir. Panoramaları seyahat acentalarının, otellerin, turların daha gelişmediği 19.yüzyılın başında kurumsal turizmin ilk girişimlerinden saymalıyız. Barker’ın patent başvurusu yaptığı yıl, İngiliz gezgin ve vaiz Thomas Cook’un Paris Dünya Fuarı’na düzenlediği, tarihin ilk düzenli yurtdışı turundan 68 yıl öncedir.

 

Barker, patent ofisindekilerce “tutmaz” şeklinde değerlendirilen buluşunu ilk kez başvurusundan 4 yıl sonra, 1792’de Londra’da sergiledi. “La Nature á coup d’œil”, büyük bir coşkuyla karşılandı. İçinde beklenmedik bir dünya barındıran bu masif silindirin önünde uzun kuyruklar oluştu. Perspektifin kurallarının ustaca kullanılmasıyla-ve bozulmasıyla- ulaşılmış bu noktada resimle yaratılan ilüzyon izleyiciye görünürde sınırları olmayan bir hacimdeymiş hissi veriyordu. Panorama, etkileyici atmosferini yaratıp, korumak ve izleyiciye keyfini bozacak bir açık vermemek için birtakım perspektif, resim ve ışık hilelerine başvururdu; ancak yalan söylemezdi. Manzara olabildiğince doğru betimlenirdi. Bu amaçla, ortasına giren çizerin ana hatları sonra panorama iç yüzeyine aktarabileceği şekilde eskizleyebileceği bir cam silindir bile tasarlanmıştı. Bu cam silindir panoramanın konusu olan manzaranın ortasına yerleştirilir ve yağlı boya resme altlık olacak eskizin ana hatları, aynı silindirin ortasına koyulan ışıkla cama daha önceden çizilmiş eskizin panoramanın iç yüzeyine yansıtılmasıyla elde edilirdi. Bu noktada panoramanın mükemmelleştirdiği teknikler, fotoğraf ve sinemaya da öncülük etmiştir.

 

19. yüzyılda özellikle Kuzey Amerika ve Avrupa’da panoramaların sayısı giderek arttı. Artık birçoğu yok olan panoramaların girişimcileri, insanların görmek istedikleri manzaraları uzun süren çalışmalardan sonra onlara sunuyorlardı. Dünya fuarlarının favori eğlencesiydi panoramalar. Buralara gelen insanlar bir taşla birçok kuş vurmuş oluyor; 1893’teki Chicago fuarını gezen 27 milyon kişi aynı zamanda Kahire’yi, Malta’yı, Kudüs’ü; veya Trafalgar Savaşı’nı; ya da bir Alpler manzarasını deneyimleyebiliyordu. Her ne kadar demiryolu ağı genişlese, güçlü ve hızlı gemiler, açılan kanallar ve sömürgeleşen rotalar yardımıyla hedeflerine çok daha kısa sürede varsa da, dünya çok büyüktü. Tur acentalarının taşıdığı insan sayısı çok azdı. Seyahat edemeyenler başka diyarları merak ediyordu.

 

1883’te Amsterdam, Vondelpark’ta sergilenen panoramanın konusu İstanbul’du. Silindir şapkalı, balon etekli Hollanda’lılar bu büyük çadıra girip, tünelden yürüyorlar, merdivenle seyir platformuna çıkınca karşılarında nefeslerini kesen bir manzarayla karşılaşıyorlardı. Hemen hemen Karaköy Perşembe Pazarı hizalarından çizilen panoramik resimde, balkonda 360 derece dönen izleyicilere, Galata Köprüsü, tarihi yarımada, ileride Eyüp, Haliç’in derinlikleri, Galata, karşıda Kız Kulesi, ve Üsküdar, küçüklü büyüklü tekneler, köprüdeki insanlar, açıktaki daha iri gemiler gösteriliyordu. İzleyici başını ne denli hızlı çevirirse çevirsin, içinde bulunduğu manzarayı bütünüyle, tüm ilişkileriyle kavrayamazdı. Bu da onda gerçekten o şehrin ortasında bulunuyor hissini yaratırdı. İzleyiciyle resim arasındaki mesafeye yerleştirilmiş 3 boyutlu objeler bir yandan ilüzyonu güçlendirirken, öte yandan manzaranın yatay alt sınırını silikleştirirdi. Platformu yukarıdan sınırlayan kanopi, silindire tepeden giren gün ışığını resmin yüzeyine yansıtır böylece resmin üstteki bitişini de izleyiciden gizlerdi. Süzülen gün ışığının arada sırada değişmesi de gerçekliği güçlendiren etkilerden biri olurdu. Amsterdam göğünde parlayan güneşi bloke eden bulut çekiliverince, Ayasofya’nın kubbesi parlıyor, göğü işaret eden sayısız minarenin uçları görünmez oluyordu. Öte yandan Kız Kulesi’nin ardında Üsküdar hafif sisliydi.

 

Günümüzde turizmin çok çeşitlendiğini ve özelleştiğini düşünüyorsak, yanılırız. Antik çağlarda Romalılar, yazın sıcaktan kaçmak için bugünkü Arnavutluk dağlarına çıkar(yayla turizmi); Delphoi tapınağını, Akropol’ü görmek için Yunanistan’a gider(kültür/mimarlık turizmi); Endülüs’ten insanlar Roma’daki kaplıcalara gelirlerdi(sağlık turizmi). Ortaçağ’da Avrupa’nın her ülkesinden insanlar Kudüs’e, Santiago de Compostela’ya; Müslümanlar Mekke’ye gidiyorlardı(din turizmi). 1851’deki Londra fuarının 6 milyon, 1900’deki Paris fuarının 50 milyon ziyaretçisi olmuştur ki, Crystal Palace ve Eyfel Kulesi’nin sayıyı arttıran etkenlerden olduğu açıktır(yine mimarlık turizmi). Tarihin en büyük yolculukları ticaret, keşif ve savaş amaçlı olsa da, her çağda çeşitli amaçlarla düzenli kalabalıklar seyahate çıkmışlardır. Onları o gün seyahate çıkaran sebepler, bizi bugün seyahate çıkaran sebeplerden çok farklı değildi. En büyük farklar ulaşım araçlarının ve konaklanan yerlerin konforu, verilen hizmetlerin çeşitliliği ve tabii ki yolculuğun hızıdır. Son noktadan yaklaşırsak hiçbir ulaşım aracının hızı, panorama çadırının içi ile dışı arasındaki geçiş süresinde bize kıtalar atlatamaz. Panoramanın masif kütlesine açılan kapıdan girmemizle başlar seyahat: Girdiğimiz alacakaranlık tünel bizi göz açıp kapayana kadar Brüksel’den Nil kıyılarına, Quebec’ten Alpler’e götürüverir.

 

Panoramalar 20.yüzyılda yok olmuşlardır. Aslında buna evrimleşme de denebilir. Panorama, bir yapay gerçeklik fikri olarak gündelik hayatımızdadır. 3 boyutlu tasarım programları, çektiğiniz fotoğrafları birleştiren web tabanlı programlar, interaktif kameralar bize panoramik görüntüler sunuyorlar. Ancak panorama basitçe birleştirilmiş bir fotoğraf, 360°lik bir manzara değildi. 19. yüzyıl panoramaları sihirli bir gösteri idi. İzleyiciyi şaşırtmak için özenle oluşturulmuş bir kareografiyle sahneye koyulan bir gösteri.

 

Açıkçası, aşina olduğumuz bunca teknolojiye rağmen, bugün de bir panorama çadırının kalabalıkları çekebileceğine inanıyorum. İzleyiciyi etkilemek için gereken ilüzyonu yaratmak için çok daha gelişmiş teknolojilere sahipiz. Her küçük kentin, öne fırlamak için orta yerine bir Bilbao yaptırmak peşinde olduğu 2000’li yıllarda dünya hala gezmek için çok büyük. Çok az insan 17. yüzyıl soylularının yaptığı gibi genel kültür ve görgü edinmek için, sanat ve mimarlık eserlerini görebileceği bir “Grand tour” a çıkabilme fırsatı ediniyor. Öte yandan bu tur, -sadece Avrupa’dan örnekleyecek olursak-artık sadece Viyana, Berlin, Roma, Paris ve Londra’yı değil, San Sebastian, Lille, Utrecht veya Münster’i de kapsamalı.

 

Bir panorama çadırı olsa. Kent kent gezen. Taksim’e gelse. Silindirine açılmış delik, gündüz vakti beni loş bir tünelden, bir gece atmosferine çekse; Nervion nehrinin kıvrıldığı yerin tam üstünde hayali bir noktada dursam: önümde nehire dizilmiş irili ufaklı uzak köprüler görsem, sonra şehir ışıklarıyla aydınlanmış kordon boyunda yürüyen insanların ardında Üniversite binalarını ve üstlerinde yükselen siyah yeşil tepeleri izleyecek olsam. Platformda biraz daha yürüyünce, önüme çıkan kırmızı ayaklı La Salve köprüsünün yayı üstünden, arkada Zubizuri’nin(Calatrava’nın köprüsü), beyaza yıkanmış siluetini fark etsem. Tüm bu manzarayı en arkadan çevreleyen ışıklı şehir binaları ve karanlık tepelerin önünde en son Guggenheim Bilbao’nun, La Salve köprüsüne dek sirayet etmiş kaygan kütleleri birbiri üzerinden hafifleyen ışıklı çizgilerini nehre yansıtsalar.

 

Ben bilet alıp girerdim.

 

 

 

Notlar:
1.Yazıyı Chora’nın 1. sayısında Stephen Parcell’in Momentary Modern Magic of Panorama makalesinden ve Stephan Oettermann’ın The Panora: History of Mass Medium kitaplarından faydalanarak yazdım.
2.Dünyada şu anda Çin, Suriye, Irak(eğer bombalanmadıysa), Mısır, Avustralya ile Avrupa’nın çeşitli ülkeleri ve Kuzey Amerika’nın birçok kentinde işletilen Panoramalar var. Konuları genelde önemli dini olaylar, seferler ve savaş sahnelerinden oluşuyor.
3.Türkiye’de 3 yıldır üzerinde çalışılan bir Panorama var. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne ait bina Topkapı Parkı’nda ve açıldığında içinde İstanbul’un fethi gösterilecek. Tüm tarihi yarımadanın modellenip binalardan temizlenmesi ve ana hatların elde edilmesiyle başlayan çalışmaya daha sonra figürler ve fetih sahneleri eklendi. Ancak maliyeti dolayısıyla yağlı boya resim olarak yapılmadı; baskı alınarak duvara uygulanması yoluna gidildi. Tanıtım metninde “Dünyanın ilk panoramik müzesi” şeklinde yanlış bir ibare de yer alıyor.

Ertuğ Uçar
2007 – Panorama Mimarlık Dergisi