İstanbul: Kentsel Dönüş

Yamalı Kentleşme

Ev, apartman, toplu konut derken barınma kültürümüze bir yenisi eklendi: Rezidans. Barınma aslında yanlış kelime. Asgari bir ihtiyacı anımsatıyor. Rezidans ise asgari ile yetinemezmiş gibi. Zaten yürürlükteki imar kuralları da bunu teyid ediyor. Rezidansı konutun üzerinde farklı bir kategori olarak tanıyor; ek otopark, servis ve tesis talep ediyor. Yatırımcılar, bir önceki fantazinin üzerine el artırarak ürünlerini arz etme yarışındalar. Sadece başınızı sokacak bir delik değil satılan; statü ve ayrıcalık daha çok. Herşeyin bir fazlası derken, o asgari ihtiyacın karşılığı bulunamıyor. En çok olmaya çalışırken hiç bir şey olamama durumu. Bu konuya daha fazla girmeden önce, buraya nerelerden geldik kısaca özetlemek istiyorum.

Cumhuriyet öncesi döneme kadar gidersek, formel olmayan yarı kırsal bir yerleşim şeklinin kentleri domine ettiğini söyleyebilirim. Bunu bir tür şehir verneküleri olarak adlandıracağım. Taştan külliyelerin etrafında kümelenmiş çoğunluğu ahşap, yere basan müstakil haneleri kastediyorum. Ebedi ile fani olan malzemede de karşılığını bulmuş. Sık sık yanıp kül olan fani ahşap, her defasında, hatta yepyeni sokak örgüleriyle ebedi taşı yeniden sarmalamış. Bu anlamda konut, batıdaki yerleşik kurgunun aksine neredeysa organik bir varlıktır. Küllerinden doğarken hep bir olasılığın zahiri görüntüsüdür. Yere çizilmemiş, zaptedilmemiştir. Mülkiyet yoktur. Kullanma hakkı vardır. Bu yüzden biriktirme ve büyüme de yoktur. Yaşanacak kadardır. Hakları cemaatler düzenler. Devlet, cemaatler ile organizmaları yönlendirir. Kenti bir uçtan ötekine sıra sıra külliyeler ile yürütür; her yeni külliyenin etrafı mantar gibi biten mahalleler ile dolar. Planlamaya alternatif, interaktif bir süreçtir bu. O nedenle de vernekülerdir. Kendiliğinden, ortak deneyim ve kültürle bizzat kullanıcılar tarafından gerçekleştirilen bir üretimdir. Evlerin bahçeleri vardır. Bunlar, yarı işlevsel yarı süs olan bahçelerdir. Gülün yanında salatalık, domates, kiraz yetiştirilir; cevizin gölgesinde oturulur. Kısacası kırda öğrenilen hayatın şehir versiyonudur.

Osmanlı’nın sonundan Cumhuriyet dönemine doğru gelindiğinde iki büyük travma sarsıcı olmuştur. Bunlardan ilki, nüfus yapısının altüst olmasıdır. Yüzyıllar boyu damıtılan deneyimlerle oluşturulan yerleşim kültürü, yerel halkın önemli bir bölümünün bu topraklardan sürülmesi ile büyük hasar görmüştür. Toprağa nasıl yerleşeceğini, nasıl yan yana yaşayacağını bilen bir topluluk, içinde bulunduğu çevrenin değerlerini hassasiyetle sürdürme eğilimindedir. Terk edilen veya el değiştiren yerleşimlerde büyük bozulmalar yaşanmıştır. 100 yıl öncenin Anadolu kent ve kasabaları bugün tanınmayacak haldedir. Söylemeden geçemeyeceğim; Beyoğlu’nda ise boşaltma tam tersi bir sonuç doğurmuştur. Rum ve bir kısım Ermeni mahalleli burayı terkettikten sonra (mübadele, varlık vergisi vs) binalar sahipsiz halleri ile işgal edilmiş, mülkiyet problemleri nedeniyle yıkımdan kurtulmuşlardır. Bugün Beyoğlu, Türkiye’de 19. ve 20. yüzyıl başlarından genişçe bir doku olarak elimizde kalan yegane kent parçasıdır.

İkinci travma ise altyapısız adapte edile modernitedir. İnformelden formel bir düzene geçişin sıkıntılarını günümüzde hala yaşıyoruz. O güne kadar alışılagelen toplumsal yapıları, ilişki şekillerini ve idareyi terkedip Batı’nın yüzlerce yıl geliştirdiği temeller üzerine inşa ettiği sistemleri getirmek kuşkusuz büyük bir hazırlık gerektirir. Bir savaştan çıkıp bir ötekisinin girdabına girilen ortamda bu daha da zorlu bir iş olsa gerek. Mülkiyetsiz bir toplumdan mülkiyet sistemine geçmek başlıbaşına bir meseledir. İmtiyazdan zilliyet ve tapuya olan yolda hayat durdurulamayacağından, kervan sıklıkla yolda düzülmüştür. Batının üzerine felsefeler kurduğu sınıflar tam olarak oluşmamış, fabrikalar ve işyerleri kurulurken işçi konutları yapılmamış, yaşamsal, sosyal ve işlevsel altyapılar verilemeyince ihtiyaçların temini kendi haline bırakılmıştır. Bunun üzerine bir dizi informel çözüm bizzat halk tarafından üretilmiş ve işletilmiştir. Bugün şehirlerimizi domine eden manzara bu durumun görüntüsüdür. Kaynak yetersizliğinden (para, zaman, bilgi), altyapıları uzatmak ve yaymak külfetinden kurtulmak adına şehirlerin içe patlamasına göz yumulmuş; bu yolda yapılan yıkım ve tahribata izin verilmiştir.

Bütün bu felaket tablosundan 20. yüzyıl Türk kentinin dokusunu oluşturan iki tip türemiştir: Apartman ve gecekondu. Biri yarı nizami ve yarı yasal, diğeri tamamen iptidai ve yasadışı, yaygın olarak kötü nam salmış bir ikili olarak hemşerilerin barınma ihtiyacını karşılamışlardır. Bugün imkanı olan olmayan hemen herkes, birazdan sıralayacağım yeni jenerasyon konut tiplerine kapağı atmanın hayalini kurmaktadır. Devlet, yatırımcı, meslek erbabı el ele vermiş, geçtiğimiz yüzyılın izlerini silmek üzere büyük inşai hamlelere girişmişlerdir. Yapılanları izledikçe, bu üflesen yıkılacak binaların bir araya geldiği sokak ve mahalleleri hasretle anacağız hissindeyim. İstanbul’un vadilerini tepelerini bürümüş apartman ve gecekonduları silseniz, İstanbul’u eşsiz coğrafyasından yine tanırsınız. -Paris’i, Viyana’yı, Berlin’ i silseniz geriye tanınacak bir şey kalmaz: Bu kentlerin mekanı kentin kendisidir-. Topografyayı hafif bir tül gibi örter doku. Toprak ve kayalık bir tepe, sıva ve kiremite dönüşmüştür. Binalar değil, topografya hüküm sürer. 20. yüzyılın ruhu budur. Yeni yüzyılda ise Fulya vadisi rezidanslarla doldurulmuş, vadi tepelere doğru tesfiye edilmiştir. Bağdat caddesi civarındaki güzelim konakların yıkılıp yerlerine apartmanların yapılmasına hayıflanabilirsiniz. Ancak onlar da tehlike altında. Parsellerini tıka basa dolduran bu şişman yapılar, zeminlerindeki bakkalı, kırtasiyesi, tarifledikleri sokakları ile bir jenerasyonun çocukluk zamanlarının mahalle atmosferini yaratabilmişlerdi. Şimdilerde birer birer yıkılıyor; yerlerini kaldırım hizasında güvenlik duvarlarının ardında içe büzülmüş, deniz manzarası ayrıcalığına ulaşmak üzere sivrilmiş bloklara bırakıyorlar. Değil mahalleye açılmak; aksine ondan sakınmak ve ayrışmak eğilimindeler. 21. yüzyılın Cadde ahalisi, sokakta bir arada değil, gökyüzünde yalnız ve önünde yükselen komşusuna içerleyerek geçirecek vaktini. İzmir Bayraklı sahilinden geçerken her seferinde tepelere tırmanan gecekonduları gıpta ile seyrediyorum. Zamanla, içinde yaşarken dantel gibi örülmüş böyle bir yerleşimi masa başında tasarlamanın ne büyük incelik ve uğraş gerektireceğini hayal ediyorum. Teras teras birbirlerinin üzerinden denize bakan halleriyle bana volkanın tepesinden aşağı dökülen Santorini’yi hatırlatıyor. Biri dünyanın gözbebeği iken ötekisi büyük bir ihtimalle yeryüzünden silinip yerini Toki’nin yamaçlara çakılmış manasız bloklarına bırakmak üzere. Hiç bir şey yapmazsanız ilk deprem veya heyelanda yıkılacak bir oluşumun kendine has vahşi güzelliğini farkettiğiniz an zor bir an. Yine de çıkarılacak dersler var. Öngörülen akıbeti yaşamış bir çok yer var Türk kentlerinde. En kapsamlısı da Ankara’da Esenboğa yolunda yapıldı. Yamaçları saran gecekonduların tamamı yıkılıp yerlerine hava ikmal yoluyla paraşütle bırakılan bloklar konduruldu. Eski hava fotograflarında gecekonduların sokak örgüsünden arazinin topografik yapısını net bir şekilde okuyabilirsiniz. Blokların hava fotografından ise hiç bir şey okunmaz. Tepelik mi düz mü onu bile anlayamazsınız. Yerle hemhal olamamış, toprakla, dolayısıyla da birbirleriyle ilişkileri kurulamamış, birbirlerini gölgeleyen yalnız yapılardır bunlar. Zemindeki sosyal hayat ile ilgili hiç bir ipucu verilmemiştir. Asgari barınma ihtiyacının mekanı klostrofobik yatakhanelere indirgenmiştir. Bir öncenin kendiliğinden gelişmiş yerleşiminin belli ölçülerde karşıladığı sosyal ihtiyaçlar,yaşam ve ilişki biçimleri, yeni ve planlı çevrede tamamen göz ardı edilmiştir. Bir yapının silinip tamamen bambaşka bir yapıya dönüştürülmesi kendi içinde travmatik bir olaydır. Travmanın hafifletilmesi, müdahelenin dozu, inceliği ve hızı (yavaşlığı) ile hassas bir ayar gerektirecektir. 60 senedir karşılığında pek bir şey verilmeden emek ve hayat enerjisinden yararlanılmış insanların kendi inşa ettikleri ortam, okulu, işi, ailesi ve komşusu ile ilişkileri kurulmuş, asgari de olsa çalışan bir düzene sahiptir. Gerçek barınma ihtiyacı bunların oluşturduğu bir bütündür.

20. yüzyılın apartman ve gecekondularına alternatif olarak geliştirilen apartman irilerine ve TOKİvari yapılaşlamalara bu yolla değinmiş olduk. Bugünlerde hızla ülke sathına yayılmaktalar. Bunların ortak özellikleri biraz daha organize sermaye yapılarının ürünü olmaları ve kente eklemlenebilecek çevreler oluşturamamaları. Daha çok bir konut çölü gelişiyor ve kentlerimizi sarmalıyor. Refahtan biraz pay alabilen İstanbul, Ankara, İzmir, Adana, Antep, Antalya, Kayseri,Trabzon gibi kentlerden başlayarak tüm bölgelerde görülmeye başlandılar. Bir üst sürüm olan ‘rezidanslar’ ise ülkenin ancak belli başlı 3-4 şehrinde başlamış durumda. (Müstakil konutları da bu kapsamda değerlendirebiliriz). Marka konutlar olarak adlandırılıyorlar. Kurumsal şirketlerin, mimarların ve pazarlamacıların ürünleri. Henüz miktar olarak marjinal kalsalar da gazete sayfalarında kapladıkları alanla rol çalıyorlar. Çıtası bu derece yükseltilmiş girişimler için arsa üretimi önemli bir meseledir. Büyük girişimler büyük lokma arazi ister. Şehir içinde ve planlı mücavir alanlanlarda bu tip arsalar bir hayli sınırlı olduğundan, yeni teknikler geliştirilmiştir. Bunların başında TOKİ ve devlet, bir arsa üretme canavarına dönüşmüştür. Yerel yönetim ve koruma kurullarını bypass ederek ele geçirilen yeşil alanlar, askeri bölgeler, devlet kurumlarına ait araziler, adalar, dolgular, afet bölgesi ilan edilen kentsel dönüşüm alanları, parklar, spor sahaları, atıl kalan endüstriyel parseller keyfi imar değişikliği marifetiyle iştahı kabaran yatırımcılara pazarlanmaktadır. Bütün bu esnada, yapılan inşai hamlenin kent ve doğa ile ilgili geliştirilmiş/geliştirilecek herhangi bir vizyona uygun olup olmadığı tartışma dışıdır. Silüet, altyapı, trafik, rüzgar, gölge, yoğunluk, gelecek öngörü ve planları, sosyal beklentiler, bağlam ve çevresel veriler ancak bir kar maksimizasyonu perspektifinden kadraja girebilirler. Arsa satılır, inşaat tamamlanır, ancak iş bittikten sonra tartışılır bir ihtimal; başbakana bile küsmekten başka yapacak birşey kalmaz.

Lanse edilen projelerin resimlerinde sıklıkla karşılaşılan yeryüzü cennetleri ya da Boğaziçi, Venedik gibi ithal ikonlar, doğal habitatlarından koparılıp yalıtılmış yeni ortamlarına yapıştırılarak pazarlanabilen metalar olarak sunulmaktadır. Pastişin sırıtmaması için arka plandaki ‘tabula rasa’, orman, boşluk ya da anonim bir şehir silüeti olarak resmedilir. Esasında yaratılan da tam budur. Kendinden menkul, komşusundan bihaber büyük lokmalar. Arkaya mümkünse asansörler, merdivenler ve tuvaletler bakmalıdır. Esas cennet ortadadır. Burada insanlar güzel, çocuklar güvende ve herkez mutludur. Granitler buraya kaplanır, en nadide çiçekler buraya ekilir. Dış dünyadan yalıtıldığı, güvenliğin garantiye alındığı ölçüde makbuldur. Çocuklar vakumlanarak okula gider gelir; erişkinler iş alışveriş ev üçgeni arasında en kısa ve dokunulmaz yollardan geçerler. Ayrışmacı tutum içeride de devam eder. Aileler ve bekarlar ayrı köşelere yerleştirilir; zinhar karıştırılmazlar. Komşu dünyanın arayüzündeki yollar ise tekinsizdir. Buralar bir an önce geçilip gidilmesi gereken duvarlarla çevrili yerlerdir. Arada bir tek tük yolunu kaybetmiş bir meczup görünür, o da hızla hedefine yürümektedir. Her bir lokmanın arasında oluşan mekanda hayat şansı azdır. Büyük yamalar halinde kente yanaşan bu parçalar, bir yandan kentin altyapısına bağlanarak hayat bulmaya çalışırken karşılığında oldukça ketum ve cimridirler. Bu anlamda ‘yamalı kentleşme’, kent zeminini genişletme ve zenginleştirme bir yana, onu tamiri zor bir şekilde kesintiye uğratırlar.

Sektörde yeni işkolları türemiştir. Bunların başında gayrımenkul pazarlamacıları gelir. Artık kimin nasıl yaşayacağına büyük ölçüde bu grup karar verecektir. Bundan böyle ev sahibine ebeveyn, oturma odasına ‘+1’, balkona ise açık çıkma ya da kat bahçesi denecektir. Her önüne gelen istediği büyüklükte mekanlar talep edemeyecektir. Salon, mutfak, oda büyüklükleri ikinci bir emre kadar sabitlenmiş, rakip projelere endekslenmiştir. 2+1 iki artı bir, 3+1 ise üç artı birdir. Bunun ötesi maceradır. Merdiven emsale dahilse küçük, hariçse büyüktür. İlaç reçetelerindeki bir yığın latince kelime gibi satış brütü, satış neti, emsale dahil alan, inşaat alanı, emsal harici satılık alan derken kafa karışıkığında veya beklenmedik durumlarda pazarlamacınıza başvurmanız salık verilir. Ev büyüklükleri KDV sınırına göre belirlenir. Konut metre hesabı satılmaktadır; ne kadar paran varsa o kadar. Yeter ki al. İhtiyaç başka alışveriş başka. Yaşamak için değil, prim toplamak için alıyoruz. Satıcı bugün biz, yarın sizsiniz. Aslında ‘hepimiz pazarlamacıyız’. O yüzden yaşanabilir değil, ölçülebilir mal peşindeyiz. Para mı yok, kredi var. Hem 1+1 ler ucuz, yormazlar. Zaten bütün bloğu onlarla doldurduk. Şehir merkezinin bu kadar uzağında bu kadar bekar mı yok. Varsın dolmasın. Devlet tahvili gibi, elden ele satılır. Eninde sonunda birisinin elinde patladığında biz buralardan çok uzaklarda olacağız. Toprak değil mi; bozdur ve harca.

Olmayan ihtiyacı olmayan parayla alma pratiği. İspanya ve Yunanistan çok uzakta olmayabilir.

 

Mehmet Kütükçüoğlu

Atlas Dergisi, sayı 245, Ağustos 2013

Fotoğraf: Yusuf Aslan