Projeler Şehri

İSTANBUL PROJELERİ

Akademinin hayattan ve piyasadan daha aheste seyrettiğine dair genel bir kanı vardır. Her ne kadar bugün ‘yavaşlık’ özlem konusu olduysa da, bunu daha çok bir tenkid olarak algıladık. Her iki tarafta da bulunan biri olarak benim deneyimim, bunun tam tersinin de geçerli olabileceğini gösteriyor. İstanbul Bilgi Üniversitesi Mimari Tasarım Yüksek Lisans Programında 2000 lerin ortasından itibaren ele aldığımız bir dizi Istanbul projesi, kapalı kapılar ardında kararlaştırılıp dayatılan bir kısım müdahelenin önden habercisi gibiydiler. Piyasada –devletle istisnai bir ilişkiniz yoksa şayet- herhangi bir şekilde türetilemeyecek ve bir parçası olmanıza izin verilmeyecek işlerin bir temrini olarak bakabiliriz bunlara. Sonuç almaya odaklı bir tavrın tersine, problemi tarifleme, konuyu açma, araştırma ve tartışma üzerinden yapılan çalışmalar. Baştan cevabı belli sorular sormak yerine farklı yönlerden yaklaşılabilecek alanlar açabilmek, bazen konunun dağılmasına izin verebilmek kenti anlamak ve üzerine akıl yürütebilmek için benimsenebilecek tavırlardır. Sonuçta hayat tek projeye izin verir. Ancak arkasındaki birikim onu çoğul yapar.

Geçtiğimiz 7 yıl içerisinde öğrencilerle üzerinde çalıştığımız projeler zaman içerisinde travmatik şekillerle birer birer gündeme düştüler. Bazılarının şekillenmesinde ufak tefek rollerimiz olmadı değil. Bazen bireysel, bazen grup halinde çalıştık. Ama hepsinde, özellikle de başlangıçtaki problem tanımı ve araştırma bölümlerinde kolaboratif işler yaptık. Kronolojik olarak geçiyorum:

TAKSİM/GEZİ
Bu projeyi tetikleyen olay Marmaray inşaatının başlamasıdır. Planın doğal sonuçlarından en önemlisinin, Taksim’in o günkü işlevini Yenikapı’ya devredeceğinin tarafımızca öngörülmesidir. Otobüs ve minibüs yığınaklarıyla İstanbul’un ana transfer noktası olarak işleyen o günün Taksim’i, Marmaray’ın açılmasıyla birlikte artık geçilen değil, gelinen bir yer olacaktır. Soru, ağır yüklerinden arınmış Yeni Taksim’in ne olabileceğidir. Cumhuriyet tarihinde, biraz da her gelen siyasi otoritenin ilk gözünü diktiği yerlerden biri olma sebebiyle, bir türlü şirazesi tutturulamamış meydan okunaklı bir mekan hissine kavuşabilecek midir? Bütün yap bozlar eninde sonunda muradına erebilecek midir? Yıllanmaya bırakılabilecek gizli esansı yakalanabilecek midir? Proust’un zamanla Hilton, Intercontinental, Orduevi, Grand Hyatt, rezidanslar derken oldukça yıpratılmış planındaki geniş yeşil alan ve onun kent merkezine uzantısı olan Gezi Parkı, otobüslerin ardından yeniden meydana açıldığında kaybettiği değerini bulabilecek midir? Bütün bu sorularla uğraşırken tekrar tekrar çizdiğimiz meydan ve parkın aksak ama gizli ritmini, sunabileceği olanakları ve tadları yeniden keşfettik. Arada alt geçitlerin, yıkılan kışlanın boşluğunu dolduracak yapıların bile tartışıldığı sürecin sonunda gelinen tutum, ince dokunuşlarla mümkün olduğunca olanı muhafaza etmek olmuştur. Bir mimarlık atölyesi için bazılarınca sükut-u hayal sayılacak bu durumun, şimdi düşündükçe, sürekli bir yap boz pratiğine karşı geliştirilmiş bir reaksiyon olduğunu anlıyorum. Her tipten siyasi erk ve örgütlenmenin iştahını kabartmaktan muzdarip, kışlanın yıkılmasından başlayarak anıt, Taksim gazinosu, AKM, Tarlabaşı Bulvarı derken her yeni müdahele ile gitgide sarpa saran bir mekandır burası. Kimyası bir türlü tutturulamamaktadır. Bu açıdan bakıldığında alt geçitler, kışla replikası, barok AKM ne ilk ne de sondur. Yap boz mantığı, kentin patinasıyla birlikte insanların çocukluk günlerini ve hatıralarını da silip süpürmektedir. Halbuki her arızayı anında tamir etmeye çalışmak yerine, zamana ve şehrin kapsayıcı gücüne biraz daha fazla güvenebilmeli. Biz o gün Gezi Parkı neden çok kullanılmıyor diye kafa patlatırken, bugün aşırı kullanımdan men ediliyoruz.

YENİKAPI
Taksim projesinin doğal bir uzantısı olan atölye, henüz kurtarma kazılarının yapıldığı dönemde yürütülmüştür. Marmaray kazılarının gün ışığına çıkardığı Bizans limanı, konuya bir boyut daha katmıştır. Marmaray, Levent’ten gelen metro hattı, havalimanı bağlantısı hafif raylı sistem, banliyö hattı, karayolu, kent içi ve güney Marmara deniz hatları: Tüm bu altyapının düğümlendiği yer olarak Yenikapı, kuşkusuz İstanbul’un en şişkin transfer noktası olacaktır. Bu devasa düğümün tarihi kent merkezi sınırları içinde olması, kentten kopmuş Yalı mahallesini barındırması ve dahası son yıllarda dünyanın en önemli arkeolojik kazısına sahne olması, had safhada karmaşık bir problemi yaratan unsurlardır. Atölyenin yapıldığı dönemde geçerli olan Belediye projesinde, indirgeyici bir tavırla, problem tik atılacak bir program listesi olarak ele alınmış, bir araya gelmekte zorlanan parçalı bir müdahele önerilmiştir. Söz konusu projenin bir kritiği ile başlatılan süreç içerisinde bu bütünlük problemi, özellikle kent peyzajı/peyzaj kentselliği perspektifinden tartışılmış, disiplinler arası bir alan açılmıştır. Öğrenci çalışmaları İstanbul 2010: Kültür Başkenti ofisinde bir seminer eşliğinde sergilenmiş;sunulan eleştiri yerini bulmuş; yürürlükteki proje durdurulmuş ve yakın tarihteki uluslararası yarışma düzenlenmiştir. Bu yarışmanın süreçleri ve ürettikleri ayrı bir tartışma konusudur. Bugün, ne yazık ki, Theodosius limanının ilk açığa çıktığı zamanki muhteşem manzaranın yerinde yeller esiyor. Kurtarma kazısı tamamlanmış ve üstü kapanmıştır. Tarihi yarımadanın güney kenarından içine oyulmuş liman tam mekansal olarak ortaya çıkmışken, bir daha geri getirilemeyecek şekilde örtülmüş, miting alanı olarak düşünülen ölçeksiz dev dolgu ile de iyice silikleştirilmek üzeredir. Liman ve arkeolojik bulgular -bir kaç çanak çömlek-, icraati tökezleten tatsız engeller muammelesi görmüştür. İcraatin böylesi bir katmanla birlikte varolabilmesi elbette bilgi, yaratıcılık ve uğraş gerektirecektir. Ancak bu gerçekleşemeyeceği anlamına gelmesin. Yeter ki kafalar orada olsun.

KAĞITHANE/CENDERE VADİSİ
Kağıthane, okulda konu etmeye karar verdiğimiz günlerde hızlı bir dönüşümün henüz başlarındaydı. Uzun bir süredir şehrin arkabahçesi yerine konularak yıpranmış ve bozulmuş yer, kentin içe patlaması sonucu uzun süre gözden uzak kalamazdı. İlk hamleler TOKİ den geldi. Gecekondular yıkılarak yerlerine bildiğimiz yersiz yurtsuz bloklar yamaçlara serpiştirildi. Boşa çıkan endüstriyel parseller acele bir imarlaşma tehdidi altına girdi. Tüm Cendere vadisi, gözümüzün önünde hızla doldurulan Fulya’nın akıbeti ile karşı karşıyaydı. Bu yüzden konuyu geniş bir perspektiften ele almaya karar verdik. Çerçeve bölgesel ölçeğe genişletildiğinde, meselenin önemi daha iyi kavranılmıştır. Akdeniz ile Karadeniz iklim kuşaklarını birleştiren İstanbul coğrafyasında, batıdan doğuya Çekmece, Cendere, Boğaz ve Kartal, bu iklim kuşaklarını bağlayan kuzey güney koridorlarıdır. İstanbul Boğaz’ını düşünün: kentin iklimine olan etkisinin bir benzeri Karadeniz ve Marmara arasında kesintisiz uzanan öteki vadilerde de görülmelidir. Bunlardan Cendere vadisi, kent merkezine en yakın olanıdır; bu anlamda da İstanbul’un ikinci Boğaz’ı kabul edilebilir. Haliç’in uzantısı olarak eski dekovil hattını takiben Belgrad ormanlarıyla Karadeniz’e açılan çok geniş bir su havzası ve ekosistemin bir parçasıdır. Kentin içinden geçen bu tip koridorlar, çok daha geniş bir coğrafyayı, hatta dünyayı ilgilendiren ve bu sorumlulukla, hassasiyetle yaklaşılması gereken alanlardır. Bu bakışla, trafik mühendislerinin vadinin tabanına projelendirdikleri 4 şerit gidiş 4 şerit geliş, katlı kavşaklı otoyol benzeri yapı keşfedilmiş, Kağıthane ve Büyükşehir Belediyesi uyarılmış ve büyük ölçüde bu hatadan dönülmüştür. Öte yandan, atölyede geliştirilen ortak projede vadi tabanı kente açık yeşil bir Boğaz olarak öngörülmüş; suyun doğal yollardan temizlenebilmesine olanaklar sunulmuş, yapılaşma yamaçlar ile sınırlandırılmıştır. Bugün ne yazık ki bu öngörünün tam tersi gerçekleşmekte, vadi tabanında hızlı bir yapılaşma faaliyeti görülmektedir. Bir başka mesele de Boğaz’dan tünelle taşınıp Ayazağa dan Kağıthane deresine basılan deniz suyudur. Tuzlu suyla tatlı suyun birbirine geçiştiği hassas Haliç ekolojisine böylesi bir bypass’ın yeterince tartılmadan aceleyle yapılması bizde kaygı uyandırmıştır. Binlerce yılda oluşan doğal sistemlerin bir anda böyle köklü müdahelerle sarsılmasının doğurabileceği sonuçları hesaplamak kolay olmasa gerek. Bu anlamda mega projelerden ikinci Boğaz’ı (Cendere değil, henüz ortada olmayanı) bir kez daha hatırlatmak isterim.-Gerçi hala bu bir şaka diye düşünmekten vazgeçmedik-

ARNAVUTKÖY (Boğaz’daki değil)
İstanbul’un bu seneye kadar (şimdi bölünüyor) 2. büyük ilçesi Arnavutköy, Avrupa yakasının kuzeyinde su havzalarından Karadeniz kıyılarına uzanan geniş bir alandır. İçinde 12 köy ve yoğun yapılaşma baskısı altındaki ilçe merkezi Arnavutköy bulunmaktadır. Köylerin temel geçim kaynağı tarım ve hayvancılıktır. Bir yandan İSKİ nin kısıtlamaları, öte yandan tarım politikaları, bilgi ve kaynak yetersizliği, rekabet koşulları ve arazi dağılımı çiftçilerin elini kolunu bağlamış; gittikçe imkansıza saran bir varolma savaşına sürüklemiştir. Gençlerin büyük çoğunluğu çiftçilikten umut kesmiş, kente kaçmış, nispeten yaşlı bir nüfusu geride bırakmıştır. Su havzalarında şehirlerin kurulması sakınca arzettiğine göre, tarımdan boşalabilecek arazilerin neye dönüşeceği, cevabı olmayan bir sorudur. Bir taraftan İstanbul’un suyunu korumakla mükellef, bir taraftan da imkansız bir işe mahkum insanların durumundan bu şehirde yaşayan bizler de sorumluyuz kabuluyle, Arnavutköy ve tarım sorununu atölyede konu edindik. Söz konusu koşullarda bir tarım devrimi önerilemeyeceğinden, problemi ürün ve iletişim konusu üzerinden kurduk. Dünyadaki örnekleri incelediğimizde, kurulan coğrafi ağların turizmi ve köyler arası sinerjileri örgütleyebildikleri ölçüde tarımsal faaliyetleri desteklediklerini gördük ve bir versiyonunu Arnavutköy için önerdik. Özellikle İstanbul’lular için tarım temalı rekreatif rotalar tasarlayıp, bunların görsel ve deneyimsel karşılıklarını canlandırmaya çalıştık. Bu anlamda araştırma ile tasarımın iç içe geçtiği, mimarlık disiplininin sınırlarını bir hayli zorlayan üretimler yaptık. Bütün bu esnada 3. köprü ve yeni havalimanı haberleri fısıltılarla bize eşlik etti. Arnavutköy arazilerinin üzerine kurulacak bu dev altyapı projelerinin bahsi geçen hassas dengeleri nasıl sarsabileceği, her halukarda yapılacaklarsa da ne tip önlemler alınabileceği tartışıldı. Ancak bu tartışma okulda yapıldı. Hayattaki karşılığı ise kapalı idi. Birdenbire önümüze konuluverdi.

İSTANBUL AVM/ALIŞVERİŞ
Alışveriş, hiç bir zaman yok olmayan, ancak her defasında kendini yeniden tanımlamak ve şekillendirmek durumda olan bir faaliyettir. Yakın tarihine baktığımızda belli aralıklarla şekil değiştirdiğini görürüz. Fransız icadı pasajlar 150 yıl, yürüyen merdiven teknolojisiyle geliştirilen departman mağazalar 100 yıl, son olarak Amerikan banliyö tipi ‘big box’ AVM yaklaşık 50 yıl hüküm sürmüş; Arabistan gibi ekstrem iklimlerde hala geçerli görülmesine karşın yavaş yavaş o da sahneden çekilmeye başlamıştır. Tüm bu modeller, sınırlı kapsamlarda bile olsa Türkiye’de de denenmiştir. Amerkan tipi banliyölerin bu topraklarda pek yapılmamış olması, AVM lerin adapte edilmesini engellememiş, kent içi ve çevresinde hasbel kader bulunan boşluklara yan yana denk gelseler bile iştahla inşa edilmeye başlanmıştır. (Bu anlamda Gezi de ‘bulunmuş boşluk’ muammelesi görmektedir) Halen devam etmekte olan bu inşai faaliyetler, yakın bir gelecekte dünyadaki AVM krizinin Istanbul’dan başlamak üzere tüm ülkeye uğramayacağı anlamına gelmez. 2007 den beri tipolojinin mucidi ABD de sadece bir AVM yapılmış, yüzlercesi ise kapanmıştır. Bugün kendini yeniden tanımlamak zorunda olan Alışveriş’in olası Istanbul açılımları atölyenin sorusudur. Kentin kendine özgü yapısı, alışkanlıkları, dönüşümleri, coğrafyası ve iklimi, geliştirilecek yeni alışveriş fikirlerinde aracı olabildiği ölçüde kente uyum sağlayacaktır. Bu bakışla pazaryerlerinden kentsel dönüşüme, çökmekte olan AVM lerden yeni ulaşım altyapılarına ve kapalı konut sitelerine bir dizi konu incelenmiş; İstanbul ve Alışveriş arasında sinerji oluşturabilecek fikirler üretilmiştir.

 

Mehmet Kütükçüoğlu

Atlas Dergisi, sayı 244, Temmuz 2013